1783 yılında Berlinische Monatsschrift dergisinde Johann Friedrich Zöllner’in evlilik törenlerinin resmiyetine dair bir makalesi yayınlanır. Makale sıradan bir meseleye göndermede bulunurken dipnotta şöyle bir ifade yer almaktadır: “Aydınlanma nedir? Hemen hemen hakikatin ne olduğunun bilinmesi kadar önemli olan bu soru Aydınlanmaya başlanmadan önce cevaplandırılması gereken bir sorudur. Ve ben hala bu sorunun cevabını bulabilmiş değilim” [1].

Kant Mendelssonhn

Küçük bir ayrıntı olarak dipnotta yer almış ve daha sonraları sayısız kere yanıtlanacak bu sorunun böylesi büyük etkilere neden olabileceği kuşkusuz beklenmiyordu. Ancak düşünürler içinde bulundukları Aydınlanma çağının gerçekten ne anlam ifade ettiği sorusunu sormakta gecikmedi ve ilk yanıt yalnızca bir yıl sonra Berlinische Monatsschrift’de Moses Mendelssohn tarafından verildi. Mondelssohn 1784’te kaleme aldığı “ ‘Aydınlanma Nedir?’ Sorusu Üzerine” adlı denemesinde Aydınlanmayı eğitimin bir yansıması olarak kurgulamaktaydı.

“Eğitim, kültür ve Aydınlanma olarak ikiye ayrılır. İlki pratik olanı, el zanaatlarında, sanatlar ve terbiyede kalite, incelik ve güzelliği; zanaat ve sanatta yetenek, çalışkanlık ve beceriyi, terbiyede ise eğilimler, dürtüler ve alışkanlıkları hedeflemiş görünmektedir.

Bir halkta bunlar insanın yapısına ne kadar çok uygun düşerse, o halk o kadar çok kültürlü sayılır; tıpkı, insanların çalışkanlıkları sonucu insanlara yararlı ürünler verebilecek duruma getirildiği oranda bir tarlaya kültür ve ekinirlik yüklendiği gibi. Buna karşılık Aydınlanma daha çok teorik olanla ilgili görünmektedir: akla dayalı bilgi ile insanın yapısı için olan önem ve etkileri oranında insan yaşamına dair şeyler hakkında akla dayalı düşünme yeteneği ile ilgilidir” [2].

Kant Mendelssonhn

Mendelssohn’un çizdiği bu tablo, 18. yüzyıl kültürünün Aydınlanmanın bir unsuru olarak kabul edildiği ve geliştirildikçe Aydınlanmanın da kendini gerçekleştirme olanağına sahip olacağı şeklindeki genel kanıdan farklıdır. Kültürel yetkinlikler iyi birer yurttaş olunmak istendiği takdirde bir değere sahiptir.

Ancak eğer insan olarak insan olmaktan bahsediliyorsa, o halde bireylerin kültüre değil Aydınlanmaya ihtiyacı vardır. Bir yurttaş olarak Aydınlanma onun eğilimlerine göre farklılık gösterirken, bir insan olarak Aydınlanma genele hitap etmektedir.

Ancak Mendelssohn’un ifadesiyle eğitimin gerçekleşmesinin iki ana dayanağı olan Aydınlanma ve kültürün ancak birbirleriyle ilintili şekilde ilerlemeleri sonucunda bir ulus eğitilmiş olacaktır. Bu ince bir çizgidir, her ikisi de birbirine paralel olduğu kadar zıt olgulardır ve birlikte yeşerdiklerinde ne kadar “asil olurlarsa, yozlaştıklarında da o kadar çirkin görüneceklerdir” [3]. Çünkü Mendelssohn’a göre “Aydınlanmanın kötüye kullanılışı ahlak duygusunu zayıflatır; katılığa, bencilliğe, inançsızlığa ve anarşiye götürür. Kültürün kötüye kullanılışı ise lüksü, şatafatı, zayıflığı, batıl inancı ve köleliği yaratır” [4].

Kant Mendelssonhn

Mendelssonhn’un Zöller’in sorusuna verdiği yanıttan yalnızca üç ay sonra Berlinische Monatsschrift’de bir Aydınlanma makalesi daha yayınlar. Bu kez yanıt gelmiş geçmiş en ünlü Aydınlanma yanıtı olacak ve günümüze kadar birçok kişinin sayısız çalışmaya kaynak gösterdiği bir metne dönüşecektir. Kant Mendelssonhn’un yanıtından habersizce 1784’te “ ‘Aydınlanma Nedir?’ Sorusuna Yanıt” isimli makalesini yayınlar ve o zamana değin yapılmış tüm Aydınlanma tanımlamalarını kökten değiştirir.

“Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır. Sapare Aude! Aklını kendin kullanmak cesaretini göster! Sözü şimdi Aydınlanmanın parolası olmaktadır” [5].

Kant Mendelssonhn

Kant’ın henüz denemesinin girişinde açıkça ereğini belli eden bu tavrı, ergin olmayışın insanların özgürce seçimlerinden kaynaklandığına duyduğu inancın bir göstergesidir. Akıl yürütmenin etkin işleyişi, insanın edilgin bir varlık koşuluna sahip olduğu düşüncesine karşıt bir tutumdur. Kant’ın şiddetle eleştirdiği edilginlik durumu daima etkin olmaktan daha az zahmetlidir. Ancak insanın ergin olma koşulu yaşamını ötekinin gölgesinden kurtarabilmek için devinimi/sürekliliği gerektirir.

Aydınlanmanın akla yüklediği anlam, Kant’ın deyişi ile insanın tüm önyargılarından ve mevcut kalıplarından sıyrılarak özgürleşmesine olanak tanıyan bir kritik etme gücüdür. Bu güç tam olarak da insanı insan yapan şeydir. Böylesi bir özgürleşme hem insanın temel akıl yürütmelerinde, hem de edilgin olarak ötekinin inisiyatifini dışlayan eylemsizliklerinde kendini gerçekleştirme olanağı bulacaktır.

Kant Mendelssonhn

Üstelik doğa insanı bu ergin olamayıştan çoktan azat etmiştir. “Doğa, insanları yabancı bir yönlendirilmeye bağlı kalmaktan çoktan kurtarmış̧ olmasına karşıntembellik ve korkaklık nedeniyledir ki, insanların çoğu bütün yaşamları boyunca kendi rızalarıyla erginleşmemiş̧ olarak kalırlar” [6]. Kant’ın Aydınlanması insanı özgür kılarken, gerek edimlerinde gerek düşünce biçimlerinde herhangi bir yönlendirmeye ihtiyaç duymaksızın kendine yeterliği ona bahşeder. Ancak insan, bir yönetici ya da gözeticiye ihtiyaç duyarak kendi özgürlüğünü ötekine gönüllüymüşçesine devreder. Üstelik bu devrediş her iki taraf açısından da oldukça kârlı görünmektedir.

Kendi aklını kullanma cesareti gösteremeyen yurttaşlar onlar yerine düşünen, kararlar alan, bu kararları uygulayan insanları görmekten son derece mutludur. Çünkü Kant’ın ‘ikinci doğa’ olarak adlandıracağı bu alan daima daha az zahmetli oluşuyla kontrolü elinde tutacaktır. Kant açısından bu devredişin sorumlusu insandan daha çok, bunu zorunlu ve daha konformist biçimle sunan yöneticinin kendisidir. “İşte bu yüzden o (akıl sahibi olan), kendi aklını kullanma bakımından gerçekten de yetersizdir; çünkü onun böyle bir deneyi gerçekleştirmesine asla izin verilmemiştir, o aklını kullanmayı denemeye hiçbir zaman bırakılmamıştır” [7].

Mendelssonhn da Kant’ın kurgusuna benzer bir Aydınlanma toplumundan bahsetmekteydi. Kant yozlaşmayı aklın öznel kullanımına dayandırırken Mendelssonhn Aydınlanmanın kötüye kullanımının ahlakın yozlaştırılmasına neden olacağını savunmaktaydı. Birbirlerinden habersizce bu kadar benzer fikirleri paylaşmış olmaları XVIII. yüzyıl toplumlarının Aydınlanma kavrayışında düşünürlerden farklı bir yönde ilerliyor olduklarının göstergesi gibidir. Nihayetinde ne Kant’ın ne de Mendelssonhn’un metinleri olumlu birer Aydınlanma tablosu sunmaz, tersine uyarı niteliğinde yazılmış metinlerdir.

Aklın bu denli kesin hatlarla çizilmiş iki ayrı kullanım biçimi, Kant’ın evrensel çıkarların bireysel çıkarlara tercihinin ve aydınlanmış bir bireyden daha çok aydınlanmış bir toplum modeline duyduğu ihtiyacın göstergesidir. Aklın araçsal kullanımının yaratacağı yozlaşmaya karşın Kant aklın nesnel kullanımı ile ona amaçsal bir ilkeye göre eyleme ödevi yükler. Toplum kendi aydınlanışını, tek teklerin zihinlerde, evrenselliğin yolundaki Aydınlanmada bulacaktır.

Böylece hiçbir toplum dogmalarla kontrol altında tutulamayacak, insan soyunun Aydınlanmasına engel sayılabilecek, doğasına aykırı hiçbir kurala ya da sözleşmeye bağlı kalmayacak “kendisinden sonra gelen dönemlerin, hem de pek önemli konularda, bilgilerini genişletmemesi ve yanılgılarını düzeltmemesi ya da Aydınlanmada ileri gitmemesi için herhangi bir anlaşmaya yönelmeyecektir.” Bu nedenle umut her zaman vardır, ve değişim ancak bizimizin verdiğimiz yerde başlar.