Üzerinden yüzyıl geçmesine rağmen düşünce ve sanat yaşamında Sigmund Freud ve psikanalizin etkisi azalarak da olsa sürmektedir. Marx’ın toplumsal gelişim yasalarını, Freud’un ise insanın gelişim aşamalarını bulduğu öne sürülmüş, bu ikisinin birleşimiyle de insanlığa dair gizlerin çözüleceği yanılsaması uzun bir süre düşünce hayatına hakim olmuştur. Freud’un tüm eser ve biyografileri Türkçe olarak yayınlanmış, ancak bir iki cılız değerlendirme dışında esaslı bir eleştiri dilimize çevrilmemiştir.

1960-70’lerde çok etkin olmuş anti psikiyatri akımı, psikiyatriyi devlet güdümünde insanlara şiddet uygulayan ve muhalifleri damgalayan bir yapı olmaktan kısmen çıkarmakla birlikte, halen Freud kuramı ve psikiyatri ciddi bir eleştirel süzgece ihtiyaç duymaktadır.

Bu yazıda dilimize son beş yılda kazandırılan önemli çeviri kitaplar ile telif makaleler üzerinden Freud/psikanaliz eleştirisi yapılacak ve anti psikiyatri akımın genel hatları çerçevelenmeye çalışılacaktır. Anti psikiyatri akımı, geleneksel psikiyatrinin sav ve uygulamalarını eleştiren ve 1960’larda İngiltere’de doğan bir akımdır.

Önde giden temsilcileri

Önde giden temsilcileri Franco Basalglia, Ronald Laing, David Cooper,Michel Foucault ve Thomas Szasz olarak sıralanabilir. Ronald Laing bu akımın isim babası iken David Cooper  “Ailenin Ölümü” adı eserinde kendi sahte yaşam tarzını korumak için bir hastalık yarattığını, bunun tedavi yöntemlerini belirlemek, tanımlamak ve sınıflandırmak için “psikiyatri” adı altında özel bir uzmanlık alanı oluşturduğunu öne sürmüştür.

Laing’e göre şizofreni toplumsal bir olaydır bedensel bir hastalık gibi tedavi edilmesini reddeder. Anti psikiyatri akımı, dini ideolojinin bilimsel alana dönüşmesiyle “Tıp ilahiyatın, hekim engizisyonun ve deli de cadının yerini almıştır” itirazını getirir. Cooper “Kişisel sorunlar yoktur, politik sorunlar vardır” der.

Ailede, çocuğun kafasına inceden inceye işlenmiş tabular sisteminin sokulmasını irdeler. Deleuze ve Guttari “Anti Ödip” ile psikiyatri uygulamasına karşı olmanın ötesinde psikanalize de şiddetli karşı çıkar. Psikiyatri kendi normallik ölçütleri ile toplumun temel yapı taşı sayılan aile ve okul gibi kurumlarda şekil alan bireyin, sınırlar içinde kalmasına katkı sunar.

Özgüvenlik

Özgüvenlik, farklılık, toplum dışılık tehlike yarabilecek algılardır. Erving Gofmann “Tımarhaneler” kitabında okul – kışla – tımarhane – cezaevi – toplama kamplarını, içine gireni şekillendiren total kurumlar olarak nitelendirir.

İtalya’da Basaglia önderliğindeki “Psichitria Democratia” deliliğin toplumdan yalıtılmasına, akıl hastalarının maruz kaldığı baskıya karşı çıkar ve önemli başarılar elde eder. Foucault “Deliliğin tarihi” kitabında toplumda deliliğin konumu, toplumun akıl hastalığına yaklaşım tarzına dikkat çeker.

“Deli”nin bilimsel birtakım buluşlarla tıbbın konusu olmadığına, bu yaftayı yapıştıran karmaşık toplumsal ilişkilere işaret ederek psikiyatrinin bilimselliğine savaş açar. Uygulamaları kısmen insancıl bir hale gelse de, psikiyatrinin hala hasta olarak damgaladığı insanları, total kurum olarak tımarhanelere kapatması ve yüzlerce ilaçla uyuşturması soru işareti yaratmaya devam etmektedir.

Fannon’un Cezayir bağımsızlık savaşında

 

Fannon’un Cezayir bağımsızlık savaşında, Oeidpus kompleksi ile ilişkili psişik iç çekişmelere karşı ırkçılık ve sömürgeciliğin gerçek sorunlar olduğunu ortaya koyması önemli bir aşamadır.

Büyük çoğunluğu dilimize son dönemde çevrilmiş olan New York Devlet Üniversitesi Psikiyatri profesörlerinden Thomas Szasz’ın düşünceleri önemli ve güncel niteliktedir. Vahşi Dil, Deliliğin İmalatı, Psikoterapi Miti, Yalanlar Bilimi Psikiyatri adlı kitaplarında ortaya koyduğu düşüncelere kısaca değinmek yerinde olacaktır.

Amerikan Psikiyatri Birliğinin eşcinsellik ve mastürbasyon gibi bazı konuları uzun süre akıl hastalığı olarak tanımladığını ortaya koyar. Psikiyatri ve devlet ittifakının bilimi yozlaştırdığını betimler. Bu durumu Lenny Lapon “Beyaz Önlüklü Katiller” kitabında ayrıntılı bir şekilde ortaya koyacaktır.

Psikiyatride neyin hastalık, neyin tedavi olduğuna tıp biliminin değil hükümetlerin karar verdiğini örneklerle açıklar. Psikiyatrik uzman tanıklığını“Tıp bilimi kılığına bürünmüş yalancılık”,psikiyatrik sınıflamayı  “teşhis kılığına bürünmüş karalama sözlüğü, psikiyatri eğitimini ise “genç hekime yönelik olarak psikiyatrik şiddetin kuramı ve eylemine ilişkin çerçeveli törensel eğitim” olarak tanımlar.

Psikiyatrinin görevini, topluma teşhis kılığında bürünmüş mazeretler ve tedavi diye gerekçelendirilen zorlamacı uygulamalar sağlamak olarak özetler.

Psikiyatri

Psikiyatriyi, çağdaş toplumların çözülemeyen sorunlarının boşaltıldığı bir lağım olarak tanımlar. “Lağımların içine karıştığı suları kirletmesi gibi tıbba karışan psikiyatride hastaların bakım ve tedavisini kirletir” der. Psikanalizi, “Yahudiliğin modern ve sahte bir bilimsel yorumu” olmakla itham eder.

Freud yanlılarının Jung’u psikoloji camiasından Yahudi karşıtı diye kovmaya çalışmasını sert biçimde eleştirir. Psikanalize en sert darbeyi kuşkusuz şu tanımla vurur: Psikanaliz bilim kılığına bürünmüş bir dindir, İbrahim Peygamberin şeriat yasalarını özel bir iletişim kurduğu Tanrıdan aldığı gibi, Freud’da psikoloji yasalarını özel bir iletişim kurduğunu iddia ettiği bilinç dışından almıştır”. Din dışı bir din olarak nitelediği psikiyatri ve psikoterapiyi özgürlüklerimize, özel hayatımıza bir tecavüz olarak niteler.

Psikiyatrik hastalıkların hem teşhisi hem gidişatı New York eyaletinde yaşayanlarla, Nijerya ve Hindistan köylerinde yaşayanlar arasında birbirinden o kadar farklıdır ki bu bilimin doğasına aykırı bir saçmalıktır.

Kemoterapi ile psikoterapi arasında analojik(sözsel) benzerlik dışında benzerlik olmadığını, Mesmer’in törensel teçhizatı manyetik küvet ile Freud’un analitik divanı arasında önemli bir fark olmadığını ortaya koyar. Mesmer, manyetik sıvılarda ki bozuklukları manyetize ederek, Freud ise akıl gereçlerindeki bozuklukları psikanalizle tedavi etme iddiasındadır.

Freud, erken yaşta baştan çıkarılmanın kadınlarda histeriye neden olduğunu, erkekleri ise nörasteniden koruduğunu iddia eder. Mastürbasyonun nörasteniye ve bastırılmış eşcinselliğin paranoyaya sebep olduğu düşüncesinden vazgeçmez. Freud’a göre insanlar eylemde bulunmaz, bilinç dışı dürtüleri ile hareket ederler. Freud’un Leonardo Da Vinci üzerine makalesinde, kendini yargılayan mahkemede beraat eden Leonardo Da Vinci, Freud ve psikanaliz bilimi tarafından mahkum edilir.

Freud’un sözde bilimsel semantiğinde akıl “psişik aygıt”, tutkular “id”, kendilik “ego”, vicdan “süper ego” olarak nitelenir. Bilimsel olarak maskelenmiş olan bu kavramlaştırmaları kendisinin bilime katkısı gibi görür. Freud tüm yaşamını gururlu, şoven, kinci bir Yahudi olarak geçirir. Siyonizme sevgisi ve hareketin lideri Herzl ile yakın dostluğu bunun sonucudur.

Oğlu Siyonist bir organizasyon olan “Kadimah” üyesiyken kendisi de onun onursal üyesidir. Psikanalizi peygamber bir militan sesle Yahudi yaratımı ve mülkü olarak tanımlamaktan geri durmaz. Freud ve Jung arası mektuplaşmada bu konuya ışık tutacak niteliktedir. 1910’da Jung Freud’a “Din, ancak din ile değiştirilebilir” diye yazarken, Freud “Ama beni bu dinin kurucusu olarak görmemelisiniz, niyetim o kadar da uzun boylu değil” diye yanıtlar.