Indiewire Kadın Yönetmenlerin Elinden Çıkma En İyi 10 Filmi Seçti

Filmler var olduğundan beri, onlara imza atan kadın yönetmenler de var; ve olmaya devam da edecek! Lumière Kardeşler, 1895 yılında “Tren’in Gara Girişi”nin gösterimini yapıp izleyiciyi duruma uğrattığında, Alice Guy-Blaché da kendine has teknikleriyle sinema sanatının öncü isimleriyle tarih yazıyordu.

2018’e geldiğimizde ise Debra Granik, Chloe Zhao, Marielle Heller, Tamara Jenkins ve Lucrecia Martel gibi kadın yönetmenler çokça alkışlanan filmlere imza atmalarına rağmen Akademi Ödülleri’nde En İyi Yönetmen kategorisinde aday gösterilmediler.

 

1. “Jeanne Dielman, 23 Quai du Commerce, 1080 Bruxelles” (Chantal Akerman, 1975)


Eğer dur bir annenin, gerçek zamanlı olarak gündüzleri patates soyup ev işi yapmasını, geceleri ise bedenini satışını izlemek size sinemanın temeli olabilirmiş gibi gelmiyorsa, Jeanne Dielman, 23 Quai du Commerce, 1080 Bruxelles’i izleme vaktiniz gelmiş demektir. Üç buçuk saatlik bir sürede, 40’lı yaşlardaki dul bir annenin, Jeanne Dielman’ın üç gününü neredeyse tamamen tekil bir anlatımla yapan film, her şeyiyle bir kadın filmi. Belçikalı sinemacı Chantal Akerman, bu başyapıtıyla sayısız kadın ve erkek yönetmeni etkileyip ilham kaynağı olmasına rağmen Jeanne Dielman, 23 Quai du Commerce, 1080 Bruxelles gibi bir filmi, sinema tarihinde bulmak mümkün değil. Delphine Seyrig’in muhteşem performansıyla devleştiği bu film, hem bir kadın tarafından yönetilmiş en iyi film, hem de sinema tarihinin en etkileyici ve önemli yapıtlarından bir tanesi.

 

2. “Beau Travail” (Claire Denis, 1999)


1999 yılı, sinema tarihine muazzam filmler kazandırmış bir yıldı. Beau Travail içinse, belki 1999’un en iyi filmi demek, belki de bugün halen aktif olan sinemacılardan birinin çektiği en iyi film demek doğru olur, kim bilir… Ne kadar yüceltilse yetersiz kalacak filmlerden biri olan Beau Travail, sadece Fransız sinemasının değil tüm zamanların iyi yönetmenlerinden biri olan Claire Denis’in her plan, her sahne ve her harekette ustalığını konuşturduğu, katıksız bir başyapıt. Sinematografisiyle de hayran bırakan Beau Travail, Denis ile sık sık birlikte çalışan Agnès Godard’ın yeteneğini konuşturmasıyla üst seviyeye ulaşmış bir eser.

3. “The Piano” (Jane Campion, 1993)


Jane Campion’ın hassasiyetle çalıştığı filmleri, her zaman feminist bir düşünce yapısını temele almıştır: Kadın hikayelerini merkeze alır ve onlara saygıyla yaklaşır. Campion, erken dönem işlerinde; örneğin, izleyicisini iki farklı kız kardeşin hayatlarını keşfe çıkardığı Sweetie ve Janet Frame’in hayatını anlatan An Angel at My Table’da, kadınların hayatlarını ferah ve canlı bir biçimde irdeler. Ancak Campion’ın zirve yaptığı esas başyapıtı, 1993 tarihli The Piano… The Piano, sadece etkileyici ve büyük bir aşk hikayesi değil, aynı zamanda bir kadının kendini tanıma ve keşfetme hikayesi.

4. “A League of Their Own” (Penny Marshall, 1992)


Muhteşem oyuncu, yönetmen ve yapımcı Penny Marshall 17 Aralık 2018’de hayata gözlerini yumduğunda mucize gibi bir şey oldu ve sinefillerin A League of Their Own’a aşklarını ilan etmeleri şükürler olsun ki legal bir hal aldı. 90’larda erkek Fatma gibi büyüyenler bilirler ki, A League of Their Own gelmiş geçmiş en iyi Hollywood filmlerinden biridir. Madonna ve Rosie O’Donnell arasında hissedilen kimyadan tutun da Hans Zimmer’ın göz yaşartan müziklerine kadar, bu beysbol filminde Penny Marshall’ın izlerini taşımayan tek bir ayrıntı bile yok. Marshall, öyle iyi bir sinemacıydı ve izleyicisini öyle tanıyordu ki, filmini nasıl çekmesi gerektiğini ondan iyi bilen yoktu: Filmini hazır cevap şakalar, sevilesi karakterlerle doldur. Ve onları ağlatmayı unutma…

 

5. “Daisies” (Vera Chytilova, 1966)


Vera Chytilova, aynı ismi -Marie- paylaşan iki genç kızın hikayesini, tuhaf, mükemmel ve yenilikçi bir biçimde anlatan Daises ile Çek sinemasının öncü ve en başarılı isimlerinden biri olduğunu kanıtlıyor. Chytilova, Çek sinemasından öte kadın filmleri ve sinema için çok önemli olmasına rağmen üzerine herhangi bir etiket yapıştırılmasından nefret etmiş ve kategorize edilmekten kaçınmıştı. Filmini, devlet destekli bir film stüdyosunda çekmeye başlayan yönetmen, filmini bambaşka bir biçimde tamamlamış ve ortaya ülkesinde yıllar boyu yasaklanan bir yapım çıkmıştı.

6. “Lady Bird” (Greta Gerwig, 2017)


Daha önce zilyon kez işlenmiş bir konuyu tekrar etmek ve bunun altından başarıyla kalkmak öyle zor ki… Ama genç sinemacı Greta Gerwig, yönetmen koltuğuna tek başına geçtiği ilk film olan Lady Bird’de bunu gayretsiz bir büyü ve özgüvenli bir vizyonla öyle başarıyor ki! Christine “Lady Bird” McPherson, iyi niyetli annesiyle girdiği manasız ve uzadıkça uzayan bir ağız dalaşından kaçmak için içinde olduğu hareket halindeki arabadan atladığında bunu kanıtlamış oldu. 2002 yılında geçen ve 11 Eylül sonrasında bir ergenin sancılı büyüme sürecini gözler önüne seren Lady Bird, bildik bir hikayeyi kendine has bir biçimde anlatarak benzerlerinden ayrışıyor. Böylece Greta Gerwig’in Lady Bird’ü, ezberlediğimiz bir hikayenin altından başarıyla kalkmayı değil onu yeniden yazmayı başarıyor.

7. “Cléo from 5 to 7” (Agnes Varda, 1962)


Michel Legrand elinden çıkma müzikler. Jean-Luc Godard ve Anna Karina’dan cameo’lar. Tarot kartlarına bağlı bir hayat, varoluşsal korkular, içselleştirilmiş bir kadın nefreti… Sadece Agnès Varda’nın değil, Fransız Yeni Dalgası’nın en önemli filmlerinden biri olan Cléo from 5 to 7, Paris sokaklarında gezinen genç ve güzel pop yıldızı Cléo Victoire’ın hikayesini anlatıyor. Bu gerçek zamanlı filmde, kanser olup olmadığını öğrenmek için biyopsi sonuçlarını bekleyen Cléo’nun varoluşsal kaygılarına ne de güzel eşlik eder 1960’ların Paris sokakları… Corinne Marchand tarafından canlandırılan sarışın kahramanımız Cléo, trajik mantrası “Güzel olduğum sürece hayattayım” ile sonsuza dek yaşayacağını düşünmüş olsa gerek ama bunu bir kez daha gözden geçirmesi gerekiyor.

8. “Meshes of the Afternoon” (Maya Deren, 1943)


Bazı filmler insanda rüyavari bir merak duygusu uyandırır. Maya Deren’ın Meshes of the Afternoon’u, bir rüyayı sinemaya aktarmaya bu güne dek en çok yaklaşmış film. 14 dakika gibi kısacık bir sürede bu parmak ısırtan kısa film, Amerikan avant-garde hareketinin ufuk açan bir parçası olmayı ve farklı jenerasyonlardan sayısız sinemacıya ilham kaynağı olmayı başarıyor. Deren’in 1943 yılında kocası Alexander Hammid ile birlikte yönettiği bu sıra dışı film, bir kadının birden fazla kimlikte gezinmesini ve gizemli birini kovalayışını konu alıyor. Filmin açılışındaki “Made in Hollywood” ile ironi yapmayı ihmal etmeyen Maya Deren, David Lynch filmlerini andıran gizemli ve yer yer rahatsız edici siyah beyaz filminde yine kendisi rol alıyor.

 

9. “Seven Beauties” (Lina Wertmüller, 1976)


Sıradan bir İtalyan erkeği olan Pasqualino, İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanlar tarafından yakalanıyor esir kampına gönderiliyor. Burada tek yaptığı hayatta kalmak olan adamın, yedi çirin kız kardeşine dair anılarını anlatıyor Lina Wertmüller tüm ustalığıyla… 1977 yılında En İyi Yönetmen kategorisinde Oscar’a aday gösterilen ve bunu yapmayı başaran ilk kadın yönetmen olarak tarihe geçen Wertmüller, en iyi ve en grotesk işiyle unutulmazlar arasına adını yazdırdı.

10. “Daughters of the Dust” (Julie Dash, 1991)


Julie Dash’in 1991 yapımı çığır açan tarihi draması, tartışmaya açık bir biçimde son 30 yılın en önemli filmi olabilir. Afrikalı-Amerikalı bir kadın tarafından yazılıp yönetilmiş ve geniş bir alanda gösterim şansı elde etmiş ilk film olma özelliği taşıyan film, 1900’lerin başında geçiyor. Güney Carolina kıyılarından kuzeye göç etme hazırlığındaki Afrikalı Peazant ailesinin hikayesine odaklanırken büyük resmi de gösteren filmin çarpıcı etkisi günümüzde hala yankılanıyor. Cora Lee Day, Alva Rogers ve Barbarao’nun rol aldığı, Julie Dash imzalı başyapıtın etkileri, son olarak Beyonce’nin Lemonade albümünde hissedilmişti.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir