Sinemada Karşı Duruşun Simgesi Fransız Sineması Sienamda Aykırılklar Üzerine

Fransa’da Sinema

Sinema Fransa’da doğmuştur desek yanılmış olmayız. Sinema görüntülerin retinada bıraktığı izden ibarettir ve bu olgu tahminen 10. yy başlarında kabul görmeye başlamıştır. 1832’de Belçikalı fizikçi Joseph Plateau tanımlanan bir eylemin aşamalarını barındıran bir dizi görüntüye sırayla ve belli bir hızla bakıldığında gözde hareket ediyormuş gibi bir algı yarattığını fark  edip fenakistiskop’u icad etmiş ve bunu takiben 1851’de Jules Duboscq aynı teknik üzerinden renklendirilmiş görüntüler yerine fotoğrafı kullanmayı tercih ederek biyoskop denilen bu yeni aleti üretmiştir. 1853’de Avusturyalı Uchatius hareketli görüntüleri bir ekrana yansıtmayı başarmıştır. 1888’de Emile Reynaud Kenan Praksinoskop adını verdiği cihazı deliklerden izlenebilen resim gösterileri düzenlemiştir. Bu gösteriye müzik de eşlik etmekteydi.

1892’de Thomas Edison Büyük bir kutunun içinde, bir lamba yardımıyla hareket eden 35mm’lik kısa filmleri izleyicinin kutunun üstündeki bir delikten filmleri izlemeyi sağlayan kinetoskopu icat etmiştir. Bu cihaz ile görüntüler ancak bir seyirci tarafından izlenebilmekteydi ve bu görüntüyü ekrana yansıtma olanağından yoksundu. Fransız mucitler Auguste-Luise Lumiere kardeşler bu görüntüyü yüzlerce kez büyütebilmeyi ve bir perdeye aktarmayı istediler.

Uzun çalışmalar sonucu icat ettikleri ‘Cinematographe Lumiere’ adını verdikleri ilk sinematograf hem alıcı hem de gösterici işlevi görüyordu. Bu görüntüleri perdeye yansıtmak için gereken hız da kardeşler tarafından bulundu. Sinema tarihinin ilk filmi olan ‘Arrival of a Train at La Ciotat’ (‘Trenin La Ciotat Garına Geliş’), 1895’de Lumiere kardeşler tarafından 28 Aralık 1895 tarihinde ise Paris’te ‘Grand Cafe’de ilk halka açık film gösterimi yapılmıştır.

Fransız sineması

Fransız sineması denildiğinde Méliès, Lumièrelerin ardından değinilmesi gereken isimlerden biridir süphesiz. 1895’ten itibaren Georges Meıies, Lumiere kardeşler tarafından ürettikleri filmleri bilimsel bir merak konusu olarak gören Lumiere kardeşlerin aksine gerçekliği sunmak yerine gerçeklik yerine kurgulamayı seçmiştir. Fantastik ve bilimkurgu sinemasının öncüleri olarak görülen Méliès filmlerinde film hileleri kullanmaya başlamıştır. 1914’e kadar 400’den fazla (bazıları 700 m uzunluğunda) film çeken Méliès’in 1902’de çektiği ‘Aya Seyahat’te bugün de kullanılmakta olan sinema tekniklerinden pek çoğunu görmek mümkündür.

Bu arada daha sonraları Fransız kadın filmerinin öncüsü olacak sinema tarihinin ilk kadın yönetmeni olan Alice Guy’dır. 1898’den itibaren Gaumont için çalımaya balayan Guy, 1905’te ilk eseri ‘Esmeralda’yı yapmıştır. Charles Pathé, 1900’da bir film üretim şirketi kurmuş ve Fransız Sinemasını tek eline almıştı. Böylesi bir başarı, bu kadar akıl almaz bir gelişme, Uon Gaumont’un ve “Eclair” şirketlerinin Charles Pathe’yi izleyerek sektöre girmelerine neden olmuştur. Fransız sineması çok geçmeden rekabetin bir getirisi larak endüstriyel bir biçim almaya başlamıştır.

1908 Öncesi

1908 öncesi ekonomik kriz nedeni ile başta Pathé olmak üzere pazarda yelerini korumak zorunda olan Fransız film üreticileri krizin engellenmesi adına sinemayı eğlence olmaktan çıkarıp tiyatroya benzer bir gösteriye dönüştürerek edebiyat çevreleriyle aristokratlar arasında sinemaya ilgi duyulmasını sağlama yöntemini geliştirmişlerdi. Bu yeni tarz aydınlar arasında beklenmedik şekilde ilgi uyandırmıştı.

28 Şubat 1908’de Lafitte Kardeşler, Film D’Art’ı kurmuştur. Bu dönemde “sanat filmi” denilen ama daha çok “tiyatro filmi” olaraknitelendirilebileceğimiz filmler çekilmiştir. Bu dönemde Fransız tiyatrosunun en önemli eserleri filme alınmıştır. Aydın kesime hitap eden burjuva sinemasının en ünlü filmi Le Bargy ve Calmettes’in Guise Dükünün Katli (1908) adlı filmidir. Bu tarihten sonra sinema artık yedinci sanat olarak tarihte yerini almaya başlamıştır.

Tiyatro filmi dönemini takiben sine-roman türünde örneklerin görüldüğü bir dönem başlamıştır. Ve bu dönemde ilk seri filmler üretilmiştir. 1908’de büyük başarı kazanan ilk “polisiye” serisini, Nick Carter’leri, ardından Zigomar serisini ve 1913’de de Protea’yı çeviren Victorien Jasset kuşkusuz bu dönemin en etkili ismidir. Jasset’nin yanı sıra unutulmaması gereken bir  diğer isim de 1911’de Olduğu Gibi Hayat serisini, Fantomalar (1913-1914), Judex (1916/, Vampirler (191’5-1916) başta olmak üzere ününe ün katan “seriler” ve sine-romanlar çeviren Louis Feuillade’dir.

Lumièreler Kardeşler

Lumièreler’in ‘Sulanan Bahçivan’ (‘L’Arroseur Assosé’) adlı güldürü filmi ile birlikte güldürü filmlerinin egemen olduğu Fransız sinemasında bu dönemde de sine-romanlardan çok, güldürü filmleri egemendir. Bu dönemde yine komedi filmleri komedyenlerin başından geçen olay örgüsünü işlemekteydi. Fransa’da kariyerlerine başlayan komedyenler yaptıkları türe özgü filmlerle sonrasında ünlerini tüm dünyaya duyurmayı başarımlardır. 1905’te “Boireau” tiplemesiyle, komedi türünün ilk örneğini ortaya koyan André Deed, uluslararası başarı sağlayan ilk komedyen olmuştur. Jean Durand “Zigoto”, Charles Prince “Rigadin”, Léonce Perret “Léonce” tiplemeleriyle yaptıkları seriler dünyada örnek teşkil etmiştir. Bu dönemin en önemli komedyeni ‘Max ve Açılış’ (1910) ve ‘Kınakma Kurbanı Max’ (1911) filmlerini yöneten Fransız güldürüsünün babası Max Linder’dir. Bu tür filmlerde bir yandan sinemanın bütün olanaklarını keşfeden, bir yandan
da Fransız komedi ustalarının özelliği olan yaratıcılığı kullanan Fransız güldürü okulu dünyada üstünlüğünü kabul ettirmiştir. Fransız komedisi, 1914’lerden itibaren yerini Amerikan komedi ekolüne bırakmıştır.

I. Dünya savaşı

I. Dünya savaşı esnasında savaşın yıkıcılığından Fransız sineması da nasibini almıştı. Yıkılmak üzere olan Fransız sinema endüstrisi 1920’lerin başlarında Avantgarde dalgasının ortaya çıkışı ile restore edilmiş, tekrar ayağa kalkmıştır. Savaşın bitimi ile üretimin yeniden artmaya başladığı Fransız sineması yeni doğan Avantgarde akımıyla sinema tarihindeki yerini sağlamlaştırmıştır. Özünde ressamlar ve şairler olan bu akım 1920’lerde sanatçıların başkenti olan Paris, dadacılar, kübistler, gerçekçi ve gerçeküstücülerle sinemacıların bir araya
gelmesini sağlamıştır. Tüm bu sanatçılar I. Dünya Savaşı’na ve üst yapı kurumlarına karşı olup tüm kalıplara karşı da sürekli yeni dil arayışları içine girmişlerdir.

Sinemanın ticari ve anlatısal niteliklerine karşı çıkıp sinema aracılığıyla dışsal gerçekçilikten dramatik bir etki yaratmak yerine, görülerine soyut bir plastik biçim verilmesi gerektiğini kabul etmişlerdir. Hollywood sinemasından farklı olarak filmlerdeki karakterlerin iç çatışmaları farklı bir dille aktarılmış ve öznel kamera kullanımı ön plana geçerek karakterlerin bakış açısıyla olaylar gösterilmeye çalışılmıştır. Dönemin öne çıkan yönetmenleri Marcel L’Herbier, Jean Epstein, Germaine Dulac, René Clair ve Abel Gance’den her birinin deneysel sinema için geliştirdikleri farklı bir yeteneği vardır. ‘Gance’ın Napoléon’ (1927) bu dönemin en iddialı uzun metraj sessiz Fransız filmidir.

Fransız sineması

Fransız sinemasının 1930’lu yıllarına Şiirsel Gerçekçilik adı verilen akım damgasını vurmuştur. 30’lu yılların başlangıcı ile sonlarına doğru Fransız sinemasında bir değişim yaşanmış tiyatro filmlerin yerini hayatın gerçekliğini yansıtan filmler almaya başlamıştır. Artık filmlerde caddeler, sokaklar, her kesimden insanlar vardı. Kısaca sinemalarda artık gerçeklik vardı. Akımın şiirselliği; çekildiği mekânlarda ve film karakterlerinin davranışında hissedilir. Caddeler, sisli limanlar ve kır kahveleri mekân olarak seçilmiştir. Ustaları, Marecel Carne,
Julien Duvivier, Jean Vigo, Rene Clair, Jean Renoir, Jacques Feyder, Jean Gremillon’dur. Marecel Carne ve 1938 yılında yapmış olduğu iki filmi ‘Sisler Rıhtımı’ ve ‘Gündoğarken’ bu akımın özelliklerimi yansıtan filmlerdir.

Carne’den farklı olarak Jean Vigo bu akıma lirik bir yaklaşım katarak kendinden sonra gelen yönetmenlere deneysel bir yol açmıştır. ‘Hal ve Gidiş Sıfır’ adlı filmi 1933’deki sansür yasası çerçevesince 1945’e kadar yasaklanmıştır. Yine bu dönemde hem Fransa’yı daha sonralarında İtalya’yı etkileyen çok önemli bir daha vardır: Jean Renoir. Fransız burjuvazisine ağır eleştirilerde bulunan Oyunun Kuralı filmi bu akımın mihenk taşlarındandır.

Şiirsel Gerçekçilik II. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle son bulmasına rağmen sonraki dönemlerdeki İtalyan Gerçekçiliği ve Yeni Dalga gibi akımlar için esin kaynağı olmuştur. Fransız sineması zorlu bir dönemden sonra yeniden popülaritesini kazanmış ve mevcut Amerikan sineması tehdidine karı “Fransız kalitesini” koyarak “Kalite Sineması” adı verilen, “Yeni Dalga” akımıyla son bulacak olan bir sinema türünü oluşturmuştur.

1960’ların sinemasına Yeni Dalga akımı hâkim olmuştur. Bu akım çok kısa bir dönemi kapsamış olsa da Fransız Sineması için büyük önem taşır. Yeni Dalga sadece 1960’lı yıllar Fransız sinemasına damgasını vurmakla kalmaz başta Fransız sineması olmak üzere dünya sinemasında yeni ufuklar açmıştır.

Genç Sinemacılar

1950’lerin sonlarında ve 1960’ların başında genç Fransız yönetmenlerin canlı, yenilikçi ve son derece bilinçli filmlerinin patlaması ile başlayan Fransız yeni dalga sinemasının ilk etkili hareketi, Cahiers du cinéma’dan (Jean-Luc Godard, François Truffaut, Eric Rohmer, Claude Chabrol ve Jacques Rivette) eleştirmenlerin bir avuç eleştirmen tarafından yapılarak Noir ve Müzikal gibi yeniden işlenmiş türlerin aksine yeni ve keşfedilmemiş tekniklerle deneyler yapmışlardır.

Godard’ın ‘Breathless’ ve Truffaut’nun The ‘400 Blows’, hareketin iki çığır açan filmleridir. Bunların ardından Alain Resnais ‘Hiroshima Mon Amour Ve Agnès Varda’nın Cléo’su ile devam eden akım filmleri yeni, enerjik, politik tavrı olan seyirciler için heyecan veriyordu. Yeni dalga akımı özgür bir sinema yaratmayı hedefliyordu. Bütün var olan kurallara karşı özgün ve özgür sinema anlayışını ortaya koyuyordu. Bu akımın öncüsü olarak saydığımız yönetmenlerde kısmı olarak ortak bir dil belirleseler de (Sahnelerin birbirini takip etmemesi ve net bir sona sahip olmaması gibi ) her birinin kendine has akıma kattıkları bir tavırları vardır. Seyirciyi klasik anlatıda olduğu gibi filmin içine çekmektense dışında tutup izleyici olma halini devam ettirir. Bunun nedeni konu ve olay üzerine seyirciyi düşünmeye itmektir.

Günümüzde Godard, Rivette, Varda ve Rohmer gibi film yapımcıları bugün bu akıma öncülük etmeye devam ediyor. Fransız sineması sonrasında Fransa’da 1968 Mayıs ve Haziran aylarında, De Gaulle iktidarına karşı Nanterre Üniversitesi’nde başlayan ve tüm dünyaya yayılan öğrenci hareketi olan 68 hareketi ve militan sinemanın etkisi altında kalmıştır. Yenilikçi bir akım değildir. Toplumsal sorunlar ve politik olgular ile alakalıdır. ‘Godard’ın Hayatını Yaşamak’ ve ‘Onun Hakkında Bildiğim İki Üç Şey’ bu dönemi ifade eden filmlerdir.

1980’ler sineması Amerikan sinemasının Fransız sineması üzerindekilerin en yoğun olarak gözlemlendiği dönemdir. Bunun nedeni yapım şirketlerinde Amerikan ortaklıklarının artmasıdır. Seksenli yıllar Fransız sinemasının post modern dönemidir. Bu dönem kendi içinde 1990’daki “Jeune” (Genç) Fransız sinemasını doğurmuştur. Bu dönemde Hollywood filmlerinden olarak sanatı ve kaliteyi ön planda tutan “auteur” tarzı merkez/çevre olarak ikili bir yapıya sahiptir.

Auteur Sinema

1990’ların sonu 2000’lerin başında Cezayir Savaşı sonrasında Fransa’ya göçen Afrikalı Fransız’ların sinemada olan etkisi tartışılmazdır. Bu savaş ve göçün sorunlarını toplumsal konularını irdeleyen beur filmleri yapılmıştır. Beur ve kadın filmleri çevre sinemasın alt türleridir. Bourlem Guerdjou’nun ‘Vivre au Paradis’ (1999), Christophe Ruggia’nın ‘Le Gone du Chaaba’ (1997) beur sinemasının örneklerindendir. Bu dönemde esas vurgulanması gerekken öteki olarak nitelendirilen ırksal ve cinsiyetçi yaklaşıma karşı politik bir tavır sergileyen sinemanın hâkim olmasıdır.

Kadın yönetmenlerin “auteur” filmleri ile popüler hale gelmiş ve yapılan filmlerde popüler unsurlardansa daha çok kadın merkezli filmler çekilmiştir. Bu filmlerde dikkat çeken bir unsur da cinsellik ile pornografi arasındaki farklılığın algılanmasında ortaya çıkan sorunlardır. Kadın cinselliğinin metalaştırılmasına karşı bir duruş sergiler. 2000’ler sonrası Fransa’da ortaya çıkan tüm modern akımlar gündemde olan kültürel, etnik, dinsel ve cinsel farklılıklar ile ilgili sorunlar sinemada yansımasını bulmuştur. Kişisel ve toplumsal farklılıkları konu alan pek çok film yapılmıştır. Bizler sizlere bu derin tarihe sahip olan Fransız sinemasının 20 adet filmini listeledik.  (Liste, alfabetik sıraya göre sıralanmıştır.)

A Bout de Souffle / Serseri Aşıklar (1959)

Jean-Luc Godard’ın ilk uzun metraj filmidir. Serseri Aşıklar sinema tarihinde önemli yer tutan bir yapıttır. Kabul gören kuralların dışına çıkılarak güzel işler yapılabileceğinin kanıtıdır adeta. François Truffaut ve Godard’ın birlikte yazdığı ve yönetmen koltuğunda Godard’ı gördüğümüz film, Michel Poiccard’ın Marsilya’da bir otomobil çalması ve yolda bir polisi öldürüşü ile başlar. Michel, Paris’e geldiğinde bir gazete için stajyerlik yapan ve daha önce birkaç gece birlikte olduğu Patricia’yı bulur. Polis tarafından aranan Michel Roma’ya kaçmak için para toplamaya çalışmaktadır.

Patricia’yı da yanında götürmek ister. Ve Patricia ile Michel birlikte kaçak hayatına başlarlar… Anlatımında geleneksel tekniğin yanı sıra bier düzen ve sahneler arası süreklilik içermeyen bu filmde “Jump Cut” tekniği ortaya çıkmış ve daha sonraki Fransız yeni dalga filmlerinde bolca kullanılmıştır. Jump Cut kullanımları izleyici tarafından sahnede anlam pekiştiren ve anlatımı güçlendiren bir teknik olarak başarıyla algılanmıştır. Bu nedenle bu filmin yeni dalganın ilk dikkat çeken filmlerinden biri olduğunu söyleyebiliriz.

Amelie (2001)

Şüphesiz ki bu listenin seyirciler tarafından en çok bilinen filmi Amelie’dir. Belki de çoğu insanın farkında bile olmadan izlediği ilk Fransız filmidir diyebiliriz. Kendi dramatik hayatına aldırmadan insanları mutlu ederek mutlu olmaya çalışan bir modern çağ masalı olan Amélie, Audrey Tautou’nun başrolünde olduğu bir Jean-Pierre Jeunet filmi. Jeunet’nin alışılagelmiş karanlık stüdyoda oluşturulmuş sahnelerinden uzak daha net ve daha aydınlık sessiz, sakin, enerjik, doyurucu bir ask ve yasam hikâyesidir. Filmin sıcaklığı sizi de içine alıverir bir anda. Bu arada değinmeden geçmeyeceğim; filmin müzikleri Yann Tiersen tarafından yapılmış olup film sonrasında playlist’lerinizde yer alacak niteliktedir.

Amour / Aşk (2012)

80’lerinde emekli müzik öğretmenleri Georges ve Anne mutlu bir yaşam sürdürmektedir. Yaşlı çiftin hayatı bir gün Anne’in kriz geçirip, boyundan aşağısının felç olması ile altüst olur. Georges sevgili karısına en iyi şekilde bakmak için çabalamaktadır. Üstelik Anne’nin durumu git gide kötüleşmektedir. Aşkın bedensel tasvirlerinden uzaklaşıp daha çok sevgiye dönüştüğü hali anlatır bize film. Ağırlıklı olarak tek mekanda geçen filmde neredeyse yakın planların hiç kullanılmamış oluşu seyirciye evin bir köşesinden olaylara tanık olma hissi yaratması ve değindiği konu itibari ile kendi yaşlılığında ne olacağını düşünmeye itiyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir