Türk Sinemasında İlk Polisiye: Yılmaz Ali

Türk Sinemasında İlk Polisiye: Yılmaz Ali

1930’lu yılların tanınmış gazetecilerinden Ahmed Vâlâ Nureddin, namı diğer Vâ-Nû ilk Türk polisiye yazarlarındandır. Onun eserlerinde öne çıkan bir tiplemedir Yılmaz Ali. İstanbul Emniyet Örgütü’nde görevli bir dedektifi merkeze alan bu hikâyeler o yıllarda geniş kitleler tarafından takip edilir. Sebebi bilinmediği hâlde tedirginliği vurgulanan insanların yaşadığı sırlı bir mekânda, ekseriya karanlık çöktükten sonra işlenen bir cinayetin ardından birçok şüphelinin arasından suçluyu bulacak, sır perdesini kaldıracak isim hep odur: Yılmaz Ali. Vâ-Nû’nun eserlerinde öne çıkan bu tip Faruk Kenç’in ikinci filmine ilham kaynağı olur. Böylece Türk sinemasının ilk polisiye filmi Yılmaz Ali 1940 yılında çekilir.

Filme geçmeden önce sinema tarihimiz açısından önemli bir isim olan Faruk Kenç hakkında birkaç not düşmekte fayda var.

Kenç, Muhsin Ertuğrul sinemasının hâkim olduğu Tiyatrocular Dönemi (1922-1939) ile Yeşilçam arasında bir köprü vazifesi gören Geçiş Dönemi (1939-1952) yönetmenlerinin başında gelir. 1934’te İstanbul Erkek Lisesi’nden mezun olduktan sonra Münih’e gider ve Bavyera Devlet Film ve Fotoğraf Okulu’nda eğitim görür. 1938’de ülkesine döndükten sonra ilk olarak Atatürk’ün cenaze törenini çeker, sonrasında ise ilk uzun metraj filmi çalışması için hazırlıklara başlar.

Tiyatrocular Dönemi’nde Nazım Hikmet, Ferdi Tayfur gibi isimlerin farklı denemeleri olsa da Muhsin Ertuğrul’un etkisi barizdir.

Şehir Tiyatrosu oyuncularının oynadığı, tiyatral bir dilin hâkim olduğu bu filmleri aşarak Faruk Kenç ve diğer geçiş dönemi yönetmenlerinin film yapmaları ise hiç de kolay olmamıştır. Kenç’in ilk filmi Reşat Nuri Güntekin’in Şehir Tiyatrosu’nda sahnelenen eski bir oyununun uyarlaması, 1939 tarihli Taş Parçası’dır. Taş Parçası’nın oyuncularının yarısı yine Şehir Tiyatrosu’ndandır ve film tiyatrocular döneminden bariz izler taşır. Fakat Muhsin Ertuğrul’un filmleriyle mukayese edilecek olursa sinema duygusu çok daha yoğundur. Bu fark tiyatro dışında oyuncu kullanılmasından ve yeni bir mizansen anlayışının devreye sokulmasından kaynaklanır. Türk sinemasında ilk kez üç boyutlu dekorlar da bu filmde kullanılır. Taş Parçası, eleştirmenler tarafından övgüyle karşılanır. Hatta filmi “Muhsin’in başına düşen taş” diye tanımlayanlar da çıkacaktır.

Yönetmenin tiyatral bir anlatımdan uzaklaşması, asıl ikinci filmi Yılmaz Ali’nin (1940) bazı bölümlerinde iyice açığa çıkar.

Gizemli olaylar ve kişiler, gizli geçitleri olan esrarengiz mekânlarla dolu olan bu filmde Kenç, Amerikan sinemasını örnek alarak bir prototip çizmekle kalmamış, kameraya alışılmamış bir hareket de kazandırmıştır. Faruk Kenç’in sonraki çalışmalarındaki en tutarlı bölümler de salt hareket bölümleri olacaktır.

Dönemin diğer filmleri gibi Yılmaz Ali de sesli çekilir. Fakat bu filmden sonra Kenç’in çekeceği Dertli Pınar (1943) ilk dublajlı film olması dolayısıyla sinema tarihimizin akışında belirleyicidir.

Sesli film stüdyosu o dönemde bir tek İpek Film’de vardır ve sesli çekim yapabilecek oyuncular da Şehir Tiyatrosu’nda mevcuttur. Bütün bu imkânlar Muhsin Ertuğrul’un sineması etrafında seferberdir. Yaptığı masraflar filmin bütçesini aşan Faruk Kenç başka bir yol denemeye mecbur kalır ve filmi sessiz çeker, seslendirme daha sonra yapılır. Faruk Kenç’in işini kolaylaştıran bu yöntem daha sonra Baha Gelenbevi, Şadan Kamil ve Turgut Demirağ gibi pek çok geçiş dönemi yönetmeni tarafından da tercih edilir ve uzun yıllar sinemamızda uygulanır. Kuşkusuz bu keşif Yeşilçam’ın dilinin şekillenmesinde etkili olmuştur. Yönetmenlerin film çekmesini kolaylaştıran bu yöntem kimilerine göre sinemamıza en büyük zararı vermiştir. Zira sessiz film çekmenin kolaylığı seri üretimi artırır, bu ise çekilen filmlerin niteliğini olumsuz etkiler.

Faruk Kenç’in sinemasının Yeşilçam’ın klasik dilinin şekillenmesinde önemli bir payı vardır; Yeşilçam’ı tanımlayacak konuları ve türlerin çoğunu ilk deneyendir. İlerleyen yıllarda Türkiye’de ilk artist yarışmalarını düzenleyerek sinemamıza yıldız sistemini getirecek isim de yine Kenç’tir. İlk polisiyeleri o çeker, ilk köy filmlerini ve tabii ki melodramları… Sinemamıza türsel açıdan katkılarının yanı sıra Yeşilçam’ın pek çok klişesine de ilk onun sinemasında rastlarız.

Yılmaz Ali filmine tekrar dönecek olursak… Film, Yılmaz Ali’nin gazeteci kuzeni Hayriye ve bir muhabir arkadaşlarıyla arabanın içerisinde neşe içerisinde bir bara gidiş sahnesiyle açılır.

Kenç’in sinemasında sık rastladığımız, sahnede coşkulu bir şekilde dans ederek şarkı söyleyen solist/assolist bu filmde de vardır. Bu eğlence mekânında karşılaştıkları, zengin bir tüccarın kızı olan Matmazel, Yılmaz Ali’nin dikkatini çeker. İçten içe Yılmaz Ali’ye âşık olan Hayriye, kuzeninin daha sonra da bu kadın ile görüşmeye devam ettiğini öğrenecektir. Fakat bir başka akşam Matmazel’i farklı bir erkekle görür, üstelik arka masada esrarengiz bir adam bu çifti gazetesinin arkasına saklanarak gözetliyordur. Matmazel sevdiği adama çok korktuğunu, başındaki beladan bir an evvel kurtulmak istediğini fısıldamaktadır. Yönetmen filmdeki gizemli atmosferi daha çok Matmazel’in bu sebebi belirsiz korkuları üzerine kurgular. Matmazel’in sıkıntılı bir durum içerisinde olduğu ziyadesiyle vurgulanır fakat bunun sebeplerini film bittikten sonra dahi tam olarak öğrenemeyiz. Sevgilisi de sık sık belanın ne olduğunu öğrenmek adına sorular sorar fakat net bir cevap alamaz, zamanı gelince her şeyi öğrenecektir. Peşinde adamların olduğunu söyleyen Matmazel gece köşkte sevdiği adam ile buluşmak üzere mekândan ayrılır. Bu garip durumu tam olarak çözemeyen fakat şüphelenen gazeteci Hayriye ve arkadaşı da Matmazel’in köşküne gitmeye karar verir. Gece köşke vardıklarında uzun uzun neler olduğunu anlamak için dış kapıdan içeriyi gözetlerler. Onlardan hemen sonra, barda Matmazel’i gözetleyen garip adam da köşke gelir.

Filmin bir noktasından sonra ise köşke giriş çıkış trafiği artar, Hayriye ve arkadaşı da bir yolunu bulup içeri girer. Matmazel’in korkuları boşuna değildir, genç kadın bu sessiz karmaşada esrarengiz bir şekilde öldürülecektir.

Matmazel, ölmeden önce mekâna gelen polislerin “Seni kim vurdu?” şeklindeki ısrarlı sorusunu tam cevaplayacakken son nefesini verir. Cümlesi yarım kalmıştır: “Beni, Hayy…” Bu yarım kalan cevap polislerin işini çok da kolaylaştırmaz. Zira babası, sevgilisi, esrarengiz adam, tombul hizmetçisinin ismi hep “Hay” ile başlamaktadır. Polisler gazeteci Hayriye’nin de kapısını şüpheli olarak çalar. Fakat Yılmaz Ali’nin bir telefonu ile polisler Hayriye’yi karakola götürmekten vazgeçer. Yılmaz Ali on gün içerisinde katilin kim olduğunu bulacağını vaat eder ve tabii ki sözünü tutacaktır.

Dönemin jönü Suavi Tedü’nün Yılmaz Ali’yi canlandırdığı film, o yıllara kadar çekilen örnekler arasında hem tiyatroya mesafesi hem de sokağa çıkan kameranın sinemamızda ilk defa perdeye yansıyan hareketliliği açısından takdir görür.

Faruk Kenç ilerleyen yıllarda çekeceği filmlerde de hep hareketli kamerayı tercih edecektir. Film her ne kadar sinemamızın tiyatrodan bağımsızlaşması adına önemli bir hamle olarak değerlendirilse de tiyatral etkilerden tam manasıyla arınmamıştır. Faruk Kenç’in sinemasında bu etki her zaman kendini bir şekilde hissettirir. Filmde özellikle diyalogların tonlamasında, kişilerin birbirlerine karşı konumlanışında hep bir sahne hissi hâkimdir. Yılmaz Ali’de yönetmenin yurt dışında edindiği tecrübelerin de mutlaka etkisi vardır. Yılmaz Ali ilk polisiye olmanın yanında sinemamızda şaryonun ilk kullanıldığı filmdir. Filmin çekimlerini, Antrakt Dergisi’ne 1993 tarihinde verdiği söyleşide şu cümlelerle ifade eder Kenç: “Bu filmde sete ilk defa ray döşettirdim. Kamerayı da raya koyuyordum. Zoom vazifesi görüyordu. Ray üzerinde gidip yakın plan çekiyordum. Bunu daha önce Almanya’da, Fransa’da film çekimlerinde görmüştüm. Ama bizde hiç yapılmamıştı. Tabii daha sonra çok kullanıldı. Avrupa’da bu iş için hususi küçük kameralar vardı, Halil Kamil’de ise bir tek büyük kamera vardı. 300’lük Debry dedikleri. Mecburen onu bindiriyorduk rayın üzerine.”

 Kenç daha çok vurgulamak istediği sahnelerde şaryo kullanır; misal Matmazel’in fotoğrafı, filmin sonunda öldürülen çete üyesine yaklaştırır kamerasını.

Konusu, seçilen mekânlar ve kişiler açısından Amerikan polisiyelerinden bariz izler taşıyan filmdeki Yılmaz Ali, elinden düşürmediği piposu, fötr şapkası, kendinden emin tavırları ve karizmasına karizma katan yandan gülüşü ile bu filmlerde izlediğimiz dedektiflerin karton bir kopyasıdır, tabii ki ona hayran olan gazeteci kız Hayriye de. Yönetmen izleyiciye Yılmaz Ali’nin suçluların korkulu rüyası olduğunu aktarabilmek için daha çok diyaloglara yaslanır, onun gözünden hiçbir şeyin kaçmayacağı filmin başından itibaren vurgulanır. Filmin nihayetinde çete üyeleri karşılarında Yılmaz Ali’yi gördüklerinde ise hepsinin yüzüne teker teker zoom yapar, meşhur hafiyeyi görmüş olmanın verdiği şaşkınlık ve korku ifadesi bir de hayret nidaları ile taçlandırılır: “Aaa Yılmaz Ali!”

Film, Türk sinema tarihinde çok nitelikli bir yere sahip olmasa da, barındırdığı “ilk”lerin haricinde kameranın sokaklara çıkması ve İstanbul’un el değmemiş hâllerini günümüzde bize izleme fırsatı sunması açısından da özel bir yere sahip.

Matmazel’in, filmin sonunda bir çete reisi ve katil olduğunu öğrendiğimiz, sahte babasının evi Rumeli Hisarı’ndadır ve sahil boyunca bu garip adamın aksak ayağı, sahte sakalı ve garip kıyafetiyle yaptığı yürüyüş bizi boğazın yanı sıra şehrin ara sokaklarına kadar götürecektir. Merdiven altı eğlence yerlerindeki insanların hâlleri, kıyafetleri her ne kadar şehrin genelini temsil etmese de Faruk Kenç’in görmek ve göstermek istediği İstanbul’un bir veçhesinden günümüze kalan önemli izlerdir. Zira dönemin sinemacılarının aşamadığı ve bir çözüm arayışında olduğu sıkıntıdır Türkiye’nin Avrupa’da algılanma biçimi. Rejim değişmiştir fakat Türkiye denince akla hâlâ ilk olarak peçeli kadınlar, fesli, çarıklı erkekler gelmektedir.

Kuvvetle muhtemel Almanya’da eğitim görmüş Kenç de bu durumdan rahatsızdır ve filmlerinde bu imajı dönüştürmek adına hamleler yapar. Yılmaz Ali’de tamamen şehrin modern yüzünü görürüz; döpiyesli kadınlar, fötr şapkalı erkekler ve barlardaki eğlenceler, lüks bir köşk ve Matmazel’in oldukça “özgür” görünen hayat tarzı…

Oluşturmak istediği gizemli atmosfer adına sorduğu birçok soruyu cevapsız bırakan, naif diyalogları, çizdiği tiplerin yer yer inandırıcılıktan uzak, çocuksu tepkileri ile günümüz izleyicisini şaşırtma potansiyeline sahip olan film, Yılmaz Ali’nin kurduğu tuzakla katili kolayca yakalaması ile hitama erer. Yılmaz Ali, “Ben zaten bunların olacağını evvelden biliyordum” tiradının ardından katili takdim eder. Pişmanlık içerisindeki katile düşen son söz hem mevcut düzene bir övgü içerir hem de ilerleyen yıllarda sinemada sık izleyeceğimiz polis temsiline yüklenecek anlamın da ilk işaretidir: “Hiçbir memlekette mağlup olmayan sırtımı Türk polisi yere getirdi.”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir