Yüzlerce Filmin Birinde Bile Kötü Adam Olamayan Nubar Terziyan Hakkında Bilinmeyenler

Yeşilçam’ın “Tonton Amca”sı… Hatırladınız değil mi? İsmini unutmuş olsak hatta bilmesek dahi yüzü gelir gözümüzün önüne. Kırmızı ve yufka kıvamındaki yanakları, “nur inmiş” yakıştırmasının eğreti durmadığı yüzü ve terapi etkisi yapan samimi, güçlü gülümsemesiyle ortaya çıkan o tatlı dede profili…  Çünkü o da birçok meslektaşı gibi yüreğimize dokundu çocukluğumuzda. Ebeveynlerimizin bile çocukluk ve gençliklerinin sessiz, geride kalmayı seven, masum yüzlü kahramanlarından biriydi. Evet, Nubar Terziyan bu Tonton Amca… Bu yazımızın konusu olsun istedik, elimizden geldiğince anlatalım kendisini. Anlatalım ki tanıyalım, bilelim güzel bir insanın hayatımızda nasıl rol aldığını.

Az bilinen ve gün yüzüne çıkmamış yönleriyle çocukluğumuzun Alyanak’ı Nubar Terziyan karşınızda.

Soyadını değiştirir ve tanıdığımız haliyle “Terziyan” olur

Bundan tam 110 yıl önce dünyaya geldi Terziyan. Kulağa uzun gelen bir zaman dilimi. Halbuki hala keyifle izleyebiliyoruz kendisini ve hala yakalıyoruz masumiyeti. Soyadı aslında Alyanak. Ailenin bugün kullandığı soyisim Alyanakziya olsa da Tonton Dedemiz bir demecinde soyismin sonundaki “ziya” ekinden bahsetmez.

Sinemaya başlayınca soyadını değiştirir ve Terziyan olarak tanınır. Bu değişikliğin sebeplerinden biri dönemin meşhur oyuncularından İhsan Alyanak ile karıştırılmak istemez. Diğer bir sebebi ise oğlu Berç Alyanakziya’nın anlattığına göre bir dönemin önemli yönetmenlerinden Arşavir Alyanak’tır. Bu isimle de karıştırılma ihtimalini göz önünde bulundurur Terziyan.

Terziyan, Osmanlı tiyatrosunda emeği olan Ermeni asıllı bir oyuncunun soyadıdır. Bu da onun bu soyismi almasının bir başka sebebidir.

 

 Kurduğu tiyatronun her köşesinde iz bırakır adeta

Bezciyan Lisesi’ni bitirdi fakat sonra hayalini kurduğu Darülbedayi (konservatuvar) onun için hayal kaldı. Giremedi ama tiyatrodan ne koptu, ne soğudu. Arkadaşlarıyla birlikte yarı-amatör Gençler Temaşa Heyeti isimli bir tiyatro kurdu. Bu tiyatroyu kurduğunda kendisi 13 yaşındaydı. Grubun yaş ortalaması da yüksek değildi zaten.

Şartların olumsuzluğundan yakınmak bir yana daha da hınçla sarılır tiyatroya. Yeri gelir yeni oyunların sahnelenmesi için gerekli yazışmaları düzenler, yeri gelir bilet satar gişede ve yeri gelir sahneye çıkıp gururla oynar oyununu. Usanmadan, şevkle ve kurduğu nice hayallerle…Ve yeri gelir Hamlet’in oynanması için  lazım olan kafatasını bir mezardan ödünç alır….

Tiyatronun her köşesine emek bırakır. Ekonomik getirisini düşünmeksizin ve bu emeğin yarınlara ulaşması dileğiyle… O dönemin koşulları düşünüldüğünde oldukça zahmetlidir yaptıkları ama o bunu düşünmez. Çünkü onun için keyifle yerine getirilmesi gereken bir koşuşturmadır, en keyifli ödevdir, hazzın adıdır.

Onun dünyası kurduğu tiyatro olur ama baba mesleğini bırakamaz

Bir yandan kurduğu tiyatro için ter akıtırken diğer yandan babasının manifaturacı dükkanını çekip çevirir. Yaşı 23’tür ama tiyatrodan kopmaması onun en büyük tesellisi ve yarına beslediği umududur.

İdeallerinin önüne çıkan engelleri kaldıramasa da doğru zamanı bekler.

Yıkılan hayallerinin altında kalmadı

Darülbedayi hayalinin suya düşmesi tek hayal kırıklığı değildir. Sivil polis olmak istediğini herkes bilir ama acı gerçekle karşılaşır bir gün; bu ülkenin vatandaşı olsa da gayrimüslimdir, polis olması caiz değildir. Bir hayalinin daha gerçekleşmeyeceğini anladıktan sonra dört elle sarılır, var gücüyle çalışır elinde kalan son hayaline; tiyatroya…

Kırkına merdiven dayamış olsa da vazgeçmez umudundan, hayalinden. 1948’de Atlas Film’den aldığı bir davetiye onun hayatı için bir dönüm noktasıdır. Efsuncu Baba filminde oynama davetidir bu. Rolü inceler ve hemen kabul eder. İşte o filmle tanınır sinemada ve o filmle birlikte gönüllere girer bir daha çıkmamak üzere.

Devam eden yıllarda durmaksızın koşar setlere. O filmden bir başkasına, bu filmden diğerlerine… 1950’li yıllar sinemamızın altın yılları olurken kendisi için de en verimli dönemlerdir. Bir bakarsınız babacan bir polistir tıpkı hayalini kurduğu gibi, bir bakarsınız iyi bir dost veya yaver… Ekranlarda hep iyi adamdır kendisi. Yüzlerce filmde rol almıştır birkaç yılda. Ekranların sevilen yüzü, yapımcıların vazgeçilmez oyuncusu olur.

 

İki baş dört ayak olurlar

Otuz üç yıllık eşi Katerin Hanım ile 1939’da evlenir. Terziyan için bu evliliğin anlamı “iki baş dört ayak” olmaktır. Eşini kaybettikten sonra bir daha evlenmez ve kabrini sık sık ziyaret eder ancak son zamanlarında seyrekleştirir bu ziyaretleri istemeye istemeye. Son kez ziyarette bulunduğunda da o nahif vaadini sunar hayat arkadaşına; “Yavrum, kusura bakma, fire verdim ama nasılsa toptan geleceğim, yerim senin yanın.”

Para istemez Terziyan

Yeşilçam’ın çok da bonkör olamadığı yıllardı Terziyan’ın  aktif olduğu yıllar. Birçok sorunun içinde boğuşmaktadır sinemamız. Terziyan da nasibini alır çağdaşları gibi.

“Çok param olsaydı ne yapacaktım? Hadi tutun bir araba alacaktım, o da kapının önünde duracaktı. Belki de hırsızlar lastiklerini sökecekti. Şimdi köşeye çıkıp dolmuş beklerken önümden kim geçse, ‘Buyrun Nubar Bey’ deyip arabasına davet ediyor. Parası olanın bir, bilemedin iki arabası olur. Ama gönül insanı olursanız bütün her şey sizindir. Sinemada parayı starlar kazanır. Biz o çok para alanların çevresini sarar onların biraz daha şöhrete kavuşmasını sağlarız.”diyecek kadar gözü toktur. Hatta; “Doğduğum memlekette kendimi sizlere sevdirdim, paradan ziyade sempatinizi kazandım.” diyecek kadar da mütevazıdır, yüce gönüllüdür.

Kendisine verilen küçük rollerden memnundur. Bu durumu sorun etmediği gibi; “Rol ufak da olsa seyircinin gözünde büyütürüm ben.” der.

Bir başka sohbette;  “Sokağa çıktığım zaman 25 kişi elimi öperse beş kişi yanaklarımı öper. Neden öper? Bana Alyanak soyadını takmışlar. Herkes yalan zannediyor bunu da, bazı inanmayanlar yanağıma mendil sürüp, ‘şunun boyasını çıkaralım da herkese tatlı gözükmesin’ diyor.”

“…Seyirciye kendimi sevdirmek için rolleri ben seçerdim. Zaten simam tatlıdır diye bana hep tatlı rolleri verirlerdi. Siz beni dışarıda görürseniz bu adam hırsızlık yapar, birisine kötülük yapar diye düşünür müsünüz. 64 senedir çalışıyorum filmde. Herkes bana ‘iyi adam’ diyor, ‘tatlı adam’ diyor… Hiç kötüyü oynamadım, seyircimin beni filmlerde kötü adam olarak görmesini, öyle hatırlamasını istemedim.”

Dedik ya; yüce gönüllüdür. Bir açıklamasında mutluluğu tarif etmek ister ve bakın nasıl bir masumiyet dökülür dudaklarından: “Şu oturduğum kat ve öldükten sonra gömülmek için bir mezar… Bir katım var oturuyorum, gömüleceğim yeri de biliyorum. Bundan daha büyük mutluluk olur mu?”

Denize aşıktır

Sinemanın Tonton Amcası, tiyatro ve sinemaya aşıktır ancak denize de tutkundur.  Mevsim ayırt etmeden yüzer.

Kışın yüzdüğü için kendisini garipseyenleri anlatır gülerek; “Bana deli diyenler kendileri deli ki yüzlerini bile yıkamadan gözlerinin biri kapalı beni seyrediyorlar.”

Denize olan tutkusu çocukluktan başlayan Terziyan, 11 yaşında gittiği Kumkapı’daki deniz hamamında boğulmak üzereyken oradaki görevlinin onu son anda kurtardığı anlatır: “Onun sayesinde hayattayım. Fakat bugün o geçmiş senelerin ve maceraların sayesinde deniz benim en aranan dostum ve ilacım oldu.” diye anlatır denize olan tutkusunu.

Terziyan’ı hüngür hüngür ağlatan ilan

Duygusal yapısıyla anlatılan Terziyan, Ayhan Işık ile oldukça yakındır. Hatta Işık kendisine diğer oyuncular gibi “baba” diye hitap eder.

Ayhan Işık’ın beklenmedik ölümü onu da sarsar. Gazeteye ilan vermek ister ve şöyle bir ilan yayımlanır ertesi gün:

“Oğlum Ayhan, dünya fanidir. Ölüm herkese nasip ama sen ölmedin zira geride bıraktığın bizlerin ve milyonların kalbinde yaşıyorsun. Ne mutlu sana… Amcan Nubar Terziyan”

Ancak bu ilanın imzasından rahatsız olan Ayhan Işık’ın ailesi karşı ilan yayımlar ve sinemamızın Taçsız Kralı “gayrimüslim sanılmaktan” kurtarılır…

Bu ilanı gören Terziyan, evinde hüngür hüngür ağlamış ve daha önce yayımladığı ilanı tekzip eden başka bir ilan yayımlar.

 

Sert olmak isteyen aile babası

Terziyan, ekranda tonton olduğu kadar özel yaşamında kendini geleneksel göstermek isteyen bir babaymış anlaşılan. Oğlu Berç Alyanakziya: “Babam kendini sert gösteren bir insandı, beni hiçbir zaman uyanıkken sevmemiştir.”  diyor.

Dünya bir yana torun bir yana

Oğluna sert olmak isteyen Terziyan, torunu ile olan ilişkisinde bambaşka biri olur. Torun Karin Alyanakziya anlatıyor:

“Ekrandakinden çok daha farklı biriydi. Sürekli çalışırdı. Mutfağa girer yemekler pişirirdi. Semt pazarına gitmeyi, muziplikler yapmayı severdi. Pazarda insanların arkasından yaklaşır, şakalar yapardı, çocuktum, utanırdım, anlamazdım. Bir gün misafirliğe gidilecekti. Bir paket aldı, küçük küçük kesilmiş ciğerleri pudra şekerine buladı, lokum diye. Gerisini siz düşünün…”

Oğlunun Nubar Terziyan Müzesi hayali

Oğul Berç Alyanakziya, çocukluğunun geçtiği ve babasını kaybettiği dairede kiracı olarak oturuyor. Evi müzeye dönüştürmek istiyor ancak ekonomik yetersizlikler önündeki en büyük engel.

Oğul Alyanakziya, babasının kişisel eşyalarından bazılarını hatıra olarak dağıtmış, fotoğrafları ise Türker İnanoğlu’ nun kurduğu müzeye vermiş.

Yüzlerce filmin karşılığında tek bir ödül aldı

Beş yüz civarında filmde rol alan Yeşilçam’ın emektarı Nubar Terziyan hayatı boyunca yalnızca bir kez ödül aldı. Ömrünün son yılında, 1993’te düzenlenen  5. Ankara Film Festivali´nde layık görüldüğü Emek Ödülü…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir